Deniz kenarı güneşi özleyen insanlarla doluydu hatta kaynakçı gözlüklerini takmış, testesteron fışkıran bedenlerine gögüs dekoltesi vermiş yağız delikanlılar, tespih kolyeleri ve jöleli saçlarıyla stil sahibi biscolata erkeğiymişler de gören herkesin dibi düşüyormuş endamıyla güruh halinde arz-ı endam ediyorlardı.
Ve martılar...Çok güzeller,özlemişim onları...Yanımızdan geçen teyzenin koluna bir hediye bıraktı birisi, bundan dolayı yakından uçanlardan tedirgin olarak geçtim yanlarından:)
Babamın tayini İstanbul'a çıktığında 5 yaşlarındaydım. Annem-babam ev bulma, taşınma telaşı sırasında zorunlu olarak benimle dguducumu anneanneme Çanakkale'ye bırakmışlardı, annemi hiç o kadar özlediğimi hatırlamıyorum, anneannemden gizli ağlardım çok özledim diye -canım ben-...Telefonda annem İstanbul'u anlatıyordu, gelmelerine az kalmıştı, "deniz çarşaf gibi" demişti...Ne demekti ki "deniz çarşaf gibi"?
Çok düşünmüştüm, anlayamamıştım....Sonra annem göstermişti, işte böyle bir şeydi....Güneş de olsa daha soğuk hava, madem kış gidiyor bir salep içmeden göndermemek lazım. Deniz manzaralı olunca daha da güzel geldi tadı, ha bu arada İncir Cafe'de salep gerçek salep, çakma değil!
Mutlu haftalar şimdiden:)